TÜRKAlevi | Türk Aleviler, Alevi Türkmenler

İl gider, töre kalır...

14 Haziran 2018 Perşembe

İçişleri bakanı Süleyman Soylu Cem TV'de bir programda Aleviler ve cem evlerinin yasal statüsü hakkında konuşmuş. İlgili habere buradan ulaşabilirsiniz. Bir paragrafı da buraya ekliyorum.

“Cemevlerine ve irfan merkezlerine bir hukuki statü verilmesi hususunda bizim topluma da Alevi kardeşlerimize bir sözümüz var. Statü meselesi önemlidir. Çünkü bu güçlü bir adımdır ve bu güçlü adım uzun süreden beri Alevi cemaati tarafından da istenen arzu edilen bir sonuçtur ve bu adımı atmak kararlılık isterdi. Bu kararlılık ortaya çıktı. Tam bu zeminin yumuşadığı bir atmosferde bu gerçekleşti. Cemevlerinin böyle bir hukuki statüde olması hem cemevlerinin kendi yönetimleri açısından hem devletle hem toplumla ilişkileri açısından çok daha iyi bir seviye yakalayacaktır. Bu meseleleri başka yerlerde çözmek, başka yerlerde değerlendirmek değil. Kendi içimizde bir şekilde karşılıklı konuşup ve bunu başkalarına istismar malzemesi yaptırmamak gerekiyor. Bizim birbirimizle bir derdimiz yok, olamaz da zaten. Çünkü biz aynı dinin mensuplarıyız, aynı anlayışın mensuplarıyız ve aynı ülkenin eşit vatandaşlarıyız. Hem din birliğimiz, tarih birliğimiz hem de eşit vatandaşlık anlayışımız var. Aleviler bizim mümtaz vatandaşlarımızdır. Artık bunların tamamını bitirip yepyeni bir sürece adım atmak istiyoruz ve bu yeni sürecin de en önemli nişanesi Cemevlerinin hukuki statüsüdür. Bu önemli ve çok güçlü bir adımdır. Bu adımın atılacak olması bizim için mühimdir. İnanıyorum ki Alevi kardeşlerimiz de bu meseleyi en iyi şekilde değerlendireceklerdir.”
Uzunca paragrafta aslında hiçbir şey anlatmıyor. Laf kalabalığı yaparak kafa karıştırıyor. Alevi çalıştayları yapıldı doğrudur. Fakat bu çalıştaylar üzerinden yıllar geçti ve rafa kaldırıldı. İktidar o sıralar Kürt açılımı Ermeni açılımı, Roman açılımı vs yapıyordu. Araya renk olsun diye Alevileri de sıkıştırdılar.
Eğer gerçekten istemiş olsalar bir gece içinde Cem evlerine hukuki statü verirler ve yüzlerce yıldır ortalıkta olan bir sorunu çözerek tarihe geçerler. Şahsen hükumetin böyle bir amacı olduğunu sanmıyorum. AKP tabanı içinde Cumhuriyet değerlerine düşman, şeriat özlemiyle yaşayan hayli geniş bir kitle var. O kitleye bu durumu anlatamaz açıklayamaz. AİHM kararını tanımamalarının nedeni de budur.
Zaman zaman Tayyip Erdoğan da o kitleyi hoşnut edebilmek için konuşuyor, icraatlar yapıyor. cem evlerine " cümbüş evi" diyen de kendisi ve içinden çıktığı zihniyet. Son yıllarda Esad üzerinden körüklenen bir Alevi düşmanlığı zaten var.
Örneğin Kılıçdaroğlu'nu siyasi karakteri, fikirleri üzerinden değil de mezhebi üzerinden eleştiriyor "biliyorsunuz kendisi Alevi" diyerek meydanlarda yuhalatıyor. Tarihte Alevilere yönelik fetvalarıyla öne çıkan Ebu Suud'u övüyor, İstanbul'un fethiyle ilgisi olmayan Yavuz Selim'in adını köprüye veriyor. Madımak Oteli'ni müze yaptılar fakat o oteli içindekilerle birlikte yakanlara avukatlık yapanların çoğu AKP'den milletvekilliği yaptı, yapıyor. Sözlü mülakatla alım yapılan A grubu kadrolara Alevilerin yerleşmesi neredeyse imkansız hale geldi. İçinde yaşadığımız için bu örnekleri uzatır da uzatırız.
Ülkede Alevilere karşı açıkça bir dışlama ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapma durumu uzunca zamandır var. AKP'yle de başlamadı, muhtemelen de bitmeyecek. Bunu hem içeride hem de dışarıda istemeyen çok grup var. Kimisi dini, kimisi ideolojik olarak bakıyor olaya. Artık gelişen teknoloji, şehirleşme gibi birçok nedenle eski düşmanlıklar kalmadı toplum bazında. Fakat bağnaz bir kesim hala var. Bu barışı sağlayacak olan da devlet diye bildiğimiz mekanizmadır.
Siyasetçiler bu nefreti körüklemesin, araya fitne fesat sokmak için çabalamasın, iyi adımlar atsın sonuna kadar destek olalım. Bizim Alevilik Sünnilikten önce vatan diye bir derdimiz var. Birliğimiz, dirliğimiz var.
Öncelikle toplumun her kesiminin modern eğitimden geçmesi ve kültür düzeyinin artması, karşısındakini tanıması lazım. Aynı ırkın ferdi olan fakat inanç olarak kısmi farklar yüzünden birbirine düşman edilen bu insanların barışması ve artık kaynaşması lazım. Devlet ve millet olarak boş şeylerle uğraşıyor ve onlarca neslin boş işler yüzünden heba olmasına, devletin bir adım ileri gidememesine neden oluyoruz.
Devlet kendi kanından olanlara sahip çıkmalı, onu bölücü vatansız terör örgütlerinin arka bahçesi yapılmasına müsaade etmemelidir.

10 Haziran 2018 Pazar

FETÖ'nün fikir babası Said-i Nursi, risalelerinde Atatürk'e ve silah arkadaşlarına “deccal süfyan, mülhid, mürted, habis, firavun, zındık, mason, münafık” diyerek saldırmıştır

Dikkat ediyorum, 15 Temmuz darbesindensonra “FETÖ'yle mücadele” sürecinde her şey konuşulurken “bir şey” konuşulmuyor:FETÖ'nün hangi düşüncelerden beslendiği, kimleri kendine rehber edindiği; eskilerin ifadesiyle kimden el aldığı adeta özenle toplumdan gizleniyor. Oysaki FETÖ bataklığını kurutmak için her şeyden önce FETÖ'nün fikir kaynaklarını bilmek ve onları kurutmakgerekir. Lafı hiç uzatmadan söylemeliyim ki,FETÖ bataklığını besleyen ana damar Said-i Nursi'dir. FETÖ, Said-i Nursi'nin risalelerindenbeslenmiştir. FETÖ'nün “ışık evlerinde” yıllarca Said-i Nursi'nin “Bunları ben yazmıyorum, bana yazdırılıyor” ve “Arş-ı azamdan indiği muhakkaktır” dediği Nur Risaleleriokutulmuştur. FETÖ müritleri, Kuran'dan çok, Nur Risalelerinden etkilenmiştir. FETÖ'nün kara kutusu Said-i Nursi'dir.

SAİD-İ NURSİ'DEN FETULLAH GÜLEN'E
Said-i Nursi'nin, Hz. Ali, Şeyh Abdülkadir Geylani ve evliya dediği bazı kimselerden aldığı bir habere göre (!) güya “ahir zamanda beklenen bir zat gelecek, Hristiyanların ruhani liderleriyle işbirliği yaparak üç görev yapacak: Birincisi, imanı kurtaracak. İkincisi, şeriatı tatbik edecek. Üçüncüsü, hilafeti yeniden kuracak.” (Sikke-i Tasdiki Gaybi, s. 9, 10). Olayların gelişimi, Fetullah'ın, kendisini, Said-i Nursi'nin bu safsata kehanetindeki “beklenen kutsal adam” olarak gördüğünü kanıtlıyor. Fetullah'ın, “Dinler Arası Diyalog” gibi çalışmalarının temeli de buraya dayanıyor. Nitekim Fetullah, “Fasıldan Fasıla” adlı kitabında Nasr Suresi'nin ilk ayetinde geçen “ve'l feth” ifadesinin “Fetullah” demek olduğunu iddia ederek şöyle diyor: “Buradaki nükteye gelince, Allah'ın bizi yaratması, HİZMET YOLUNA sevk etmesi, halkın kalbini bize tevcih etmesi… Hepsi Allah'ın yardımı ve inayetiyledir…” (Fetullah Gülen, Fasıldan Fasıla, s. 184). Yani, Fetullah, Kuran ayetinin kendisini işaret ettiğini belirtiyor. Fetullah'ın, Kuran ayetlerinin kendisini işaret ettiğidüşüncesi Said-i Nursi kaynaklıdır. Nitekim Said-i Nursi de Kuran'da birçok ayetinkendisinden söz ettiğini iddia ediyor. Örneğin,“Allah, göklerin ve yerin nurudur” diye başlayan Nur Suresi'nin 35. ayetindeki “Nur”la kendisinin kastedildiğini, yine ayette yer alan “ateşsiz yanan bir alevin” ifadesiyle de kendisinin eğitim görmeden Risale-i Nurları yazabilmesine gönderme yapıldığını belirtiyor. Güya Hud ve Enam surelerinde Allah doğrudan doğruya kendisine hitap ediyor! Yine Bakara Suresi 151 ve 269. ayetlerdeki “kendisine hikmet verilen, hikmeti öğreten ve herkese bilmediği şeyleri bildiren” kişinin kendisiolduğunu düşünüyor. (Ayrıntılar için bkz. Neda Armaner, Nurculuk, s. 14-17).

Said-i Nursi'ye göre “dinsiz” Türkiye Cumhuriyeti “darül harp”tir. Dolayısıyla bu “darül harp”i “darül İslam'a” dönüştürmek gerekir! İşte Fetullah'ın, Türkiye Cumhuriyeti kurumlarına “sızmak” istemesinin temelinde Said-i Nursi'nin bu “dinsiz Cumhuriyet”safsatası vardır. Fetullah, 18 Haziran 1999'da ATV'de, 19 Haziran 1999'da Sabah Gazetesi'nde yayımlanan kasetinde, Türkiye Cumhuriyeti'ni “darül harp” kabul ederek onu dönüştürmekiçin örtülü ve sinsice devlete sızdıklarını itiraf etmişti.
FETÖ'cüler, yıllarca ışık evlerinde Said-i Nursi'nin, Atatürk'e ve Cumhuriyet'e kin kusan aşağıdaki satırlarını okuyarak yetiştiler.

İKİ DECCAL BİR SÜFYAN
Said-i Nursi, “Barla Mektupları”, “Şualar”, “Risale-i Nur Sönmez”, “Münazarat”, “Rumuzat-ı Semaniye” ve “Sırr-ı İnna A'tayna”risalelerinde Atatürk'e saldırmıştır.

Said-i Nursi'ye göre Atatürk, “deccal” ve “süfyan”dır. Bir risalesinde Atatürk'ten “Tek gözlü deccal” diye söz ediyor. (Barla Mektupları, s. 53).

Said-i Nursi, Beşinci Şua'da bahsettiği “deccal”ve “süfyan”ın, Atatürk olduğunu da bizzat ifade ediyor. “Süfyan ve bir İslam deccalinin MUSTAFA KEMAL olduğu Beşinci Şua'da anlaşılıyor” diyor. (Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi,s. 44). İslam kaynaklarında Deccal, “ahir zamanda gelip İslam'ı yıkmaya çalışacak dehşetli biri” olarak tanımlanıyor.

Sad-i Nursi, Atatürk'e ve onun kurduğu Cumhuriyet'e özellikle cifir ve ebcet hesaplarıyla saldırıyor. “Rumuzat-ı Semaniye”ve “Sırr-ı İnna A'tayna” risalelerinde Milli Mücadele'nin üç kahraman komutanı; Mustafa Kemal (Atatürk), İsmet (İnönü) ve Fevzi (Çakmak)'tan “İKİ DECCAL BİR SÜFYAN” diye söz ediyor. Süyfan'ı şöyle açıklıyor: “Süfyan, zındıkların başı, cahşilerin cahşisi (kararmışların kararmışı), Yahudilerin en habislerinden, zalimlerin en zalimidir.”(Rumuzat-ı Semaniye, haz. Hüseyin Bulut, s. 105). Daha sonra da cifir ve ebcet hesabıyla Kevser Suresi üzerinden “iki deccal bir süfyan”ı anlatıyor. Önce “Ahir zaman deccalinden önce küçük deccaller geleceğini” belirtiyor. Sonra, çok çirkin bir dille Atatürk'e saldırıyor. “İslam şeriatını tahrip etmeye” çalışan “Mason komite reislerinden ve hiçbir cihette müstahak olmadığı MUSTAFA KEMAL ismiyle malum olan ŞAHSI MENHUS, o DECCALLERDEN birisidir”diyor. Sonra da ebcet ve cifir hesaplarıyla Kevser Suresi'ndeki “şanieke huvel epter”ifadesinin “O zındık (mason) komitesinin üç reisleri” dediği Mustafa Kemal'i, İsmet (İnönü)'yü ve Fevzi (Çakmak)'ı gösterdiğini iddia ediyor. Bu arada Atatürk'ü, “Muhammed Aleyhisselam'ın en büyük düşmanı olan GAZİ HERİF” diye adlandırıyor. (Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi, s.27, 28).

Sakarya ve Büyük Taarruz kazanılmasa bu ülkenin Yunan yıkımından arda kalan camilerine çan takılacağını unutarak, bir din adamına yakışmayan çok çirkin bir üslupla Atatürk'e, İsmet İnönü'ye ve Fevzi Çakmak'a saldırıyor.

CİFİR EBCET SAHTEKARLIĞI
Ancak ilginçtir. “Mustafa Kemal” isminin harf değeri aslında “şanieke huvel ebter” ifadesine denk gelmiyor. Bunu fark eden Said-i Nursibakın nasıl bir hile yapıyor. Kendi ifadeleriyle aktarıyorum: “Baktım ki Mustafa Kemal ismine iki fark ile denk geliyor. Mustafa Kemal, ismine layık olmadığı (için) ‘mim'in arkasına nefye alamet bir ‘elif' gelmeli!” Yani, “Mustafa Kemal” adındaki harf sayısı hesaba uymayınca, “Mustafa Kemal ismine layık değildir” diyerek, hesaba uydurmak için “Mustafa Kemal”in adına harf ekliyor. “Mustafa Kemal” adını “Mestafe Bi-Kemal” biçiminde yazıyor. Aynı şeyiAtatürk'ün görev süresini hesaplarken de yapıyor. Yine “Mustafa Kemal”in adına harfekleyerek bir yerde 12, bir yerde 16 rakamını buluyor ve buradan hareketle Atatürk'ün, 12 ve 16 sene ülkeyi yönettiğini belirtiyor! Ayrıca Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'ten, “Dinsiz Cumhuriyet” diye söz ediyor! Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı süresinden söz ederken de “Müddet-i firavuniyeti” (Firavunluk süresi)ifadesini kullanıyor.

Said-i Nursi, Kevser Suresi'nde geçen “fesellili rabbike” ifadesinin ebcet değeri üzerinden delaik Cumhuriyet'e saldırıyor. Hilafetin 484 yıldır İstanbul'da yaşadığını, bu 484 rakamının, hilafetin kaldırıldığı 1922'ye denk geldiğini belirtiyor (Oysaki hilafet 1924'te kaldırıldı). Hilafetin kaldırılmasının “dinsizlik” olduğunu, “laik Cumhuriyet'in” de “dinsizlik manasına geldiğini” söylüyor.

Ayrıca Kevser Suresi'nin üçüncü ayetindeki “…sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir” ifadeleriyle de Atatürk'ün kastedildiğini iddia ediyor.

Görüldüğü gibi Said-i Nursi, açıkça hile yapıp yalan söylüyor. Birincisi, Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı süresi (1923-1938), 12 veya 16 yıl değil, 15 yıldır. İkincisi, halifeliğin kaldırılmasının dinsizlikle bir alakası yoktur. Hilafet siyasal bir kurumdur. Laiklik ise dinsizlik değildir. Üçüncüsü, Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak'tan hiçbiri mason değildir. Dördüncüsü, doğru ebcet hesabıyla Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak adlarındaki harf sayıları da Kevser Suresi'ndeki üçüncü ayetin toplam harf sayısınauymamaktadır. (Said-Nursi'nin çarpıtmaları ve doğru hesaplamalar için bkz. Şerafettin Güç, “Bir Tahrifatın Deşifresi, Said-i Kürdi Kevser Suresini Neye Alet Etti”, Düşünce ve Tarih,
S.18, s.16-21).

DİN DÜŞMANLIĞI SIRALAMASI
Said-i Nursi, Atatürk Cumhuriyeti'ni “İstibdad-ı askeriye-yi keyfiyeyi küfriye” olarak adlandırıyor. Yine cifir ve ebcet hesaplarıylabulduğu rakamlardan yola çıkarak “Mason komitesinin üç reisi” dediği CumhurbaşkanıAtatürk, Başbakan İsmet (İnönü) ve Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak)'ın, sözüm ona “derece-i hataları ve şeriat hakkında olan cinayette hisseleri”ni sıralıyor: Önce ebcet hesabıyla 1017 “hata sayısını”buluyor, sonra bu 1017 hata sayısından İsmet (İnönü)'nün 600, Atatürk'ün 321, Fevzi (Çakmak)'ın ise 103 hisse aldığını iddia ediyor. Dine zarar verme konusunda en büyük hisseyi,“icraatçı” olduğu için İsmet (İnönü)'ye veriyor. Atatürk'e “şeytani” diyor. Fevzi (Çakmak)'ı ötekilere göre “bir derece iman sahibi” olarak adlandırıyor. Atatürk ve (İnönü)'den “öteki gaddarlar” diye söz ediyor. Fevzi (Çakmak)'ı, “dizginleri öteki gaddarların eline vermekle”suçluyor. (Sırrı İnna A'tayna Risalesi, s. 37).

Said-i Nursi, Türkiye'yi 2. Dünya Savaşı'na sokmayanın da İsmet İnönü değil, “Risale-i Nur” olduğunu söylüyor. (Sikke~i Tasdiki Gaybî, s. 45).

DURMADAN ATATÜRK'E SALDIRIYOR
Said-i Nursi, Atatürk'ü, “Halkın nefretine layık adam… İslam dinini yıkmaya çalışan kişilerin en büyüğü… (deccal)” olarak adlandırıyor. (Alparslan Işıklı, Said-i Nursi, Fethullah Gülen ve Laik Sempatizanları, s.24).

Denizli müdafaasında açıkça Atatürk'e saldırıyor; Atatürk'ün Milli Mücadele'deki rolünü azaltmaya çalışıyor: “Benim kırk sene önce beyan ettiğim bir hadisin o şahsa (Atatürk'e) vurduğu tokada binaen, sabık mahkemelerimizde bana hücum eden bir savcıya dedim… Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilemez…” diyor. (Şualar, 300,302, 319).

Başka bir risalesinde de “Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş BİR ADAM hakkında 30 sene evvel hadis-i şerifin ihbarıyla KURAN'A ZARARLI öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra MUSTAFA KEMAL'in o adam olduğunu zaman gösterdi” diyor. (Emirdağ Layihası, C.1, s. 279).

Said-i Nursi, Atatürk'ü “süfyan, deccal, tağut, delalet zındıka komitesinin firavun meşreb reisi, ehl-i dalaletin dehşetli şahsiyeti” diye adlandırdığı için mahkum oluyor. Buna karşı “hapisteki Nur talebeleri” ağzıyla verdiği cevapta, Atatürk'ün, “bu milletin istiklalini ve istikbalini mahvettiğini”, dünyadaki “350 milyonluk manevi ihtiyat kuvvetini”, yani, dünya Müslümanlarını “milletin aleyhine çevirip dinsizliği dindarlara tercih ederek” 70 milyon Arap'ı elinden çıkardığını iddia ediyor. (Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi, s. 43-44). Bütün bunları söylerken I. Dünya Savaşı sırasındaki “Arap ihanetinden” ise hiç söz etmiyor.

İşte Türkiye'de bugün din üzerinden Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapanların çoğu, Said-i Nursi'nin bu tür safsatalarıyla Atatürk'e ve Cumhuriyet'e düşman oldular, olmaya devam ediyorlar.
Said-i Kürdi
Said-i Nursi, uzun yıllar “Said-i Kürdi” adını kullandı.
Milli Mücadele yıllarında Kürt Teali Cemiyeti, Teali İslam Cemiyeti, Kürt Neşriyat Cemiyeti ve Kürdistan Azmi Kavi adlı derneklerin kurucuları arasında yer aldı.
1925'teki Şeyh Sait İsyanı'ndan önce ayrılıkçı Azadi örgütüyle ve isyanın elebaşı Şeyh Sait'le görüştü, ancak fiilen isyana katılmadı.İsyan sonrasında Batı'ya sürüldü.
Türklerin, Kürtleri ezdiğini düşünüyor. “Türklerin, Kürtlerin milliyetlerini kaldırıp onların dillerini unutturduklarını” belirtiyor. (Mektubat, s.339).
Necip Fazıl'dan öğrendiği 1938 Dersim Olayı'nı, Atatürk'ün “deccal” olduğuna kanıt olarak gösteriyor. Bunun, “zındıklık, münafıklık, vatan ve millete hadsiz bir düşmanlık olduğunu”söylüyor. (Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi,
s. 42, 44)

Bir keresinde etnik kökeni üzerinden Atatürk'e saldırırken Türkleri övüyor: “İslam'ın en büyük ordusu ve kahraman milleti olan Türk'e, bütün mahiyetlerine zıt, bütün ecdatlarını darıltan, inciten, manen ihanet eden ve neslen hiç Türklükle münasebeti olmayan bir adama (Atatürk'e) Türklerin ceddi ve büyük babası namını vermenin” Türklüğe ihanet olduğunu söylüyor. (Sırr-ı İnna A'tayna Risalesi, s.45).

Bu arada az daha unutuyordum! Said-i Nursi'yi II. Abdülhamit bir süre akıl hastanesinde tutmuştu. (Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, s. 131,132). Bunu kendisi de itiraf ediyor. (Said'i Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, s. 6). Bu topraklarda yaşayan aklı başında birinin -eğer cahil veya hain değilse- Atatürk'e düşman olması, mümkün müdür Allah aşkına?

Bataklığı kurutmak
Şapkayı dinsizliğin sembolü olarak gören, “350 bin tefsirin işaretiyle tesettüre en uygun kıyafet çarşaftır. Çarşaf kadınların siperi, kafesidir” diyen Said-i Nursi'nin tüm hayatını; risalelerindeki saçmalıkları, Milli Mücadele'deki sessizliğini, 1950'lerdeki partizanlığını; 1958'de Emirdağ'da yeşil tuğralı bayrakla Menderes'i karşılayışını vb. buraya sığdırmam mümkün değil. (Ayrıntılar için bkz. Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, 2. Kitap, s. 503-572).
Sözün özü şu: FETÖ'yle aynı kaynaktan; Said-i Nursi'nin risalelerinden beslenen bugünkü siyasal İslamcı kafanın, o bataklığıkurutması imkânsızdır. O bataklığı kurutmadıkça da FETÖ bitirilse bile yeni FETÖ'lerin ortaya çıkması engellenemez

9 Haziran 2018 Cumartesi


Sene 2009... PKK terörü azmış... İçişleri Bakanlığı koltuğunda "çözüm süreci" mimarlarından Beşir Atalay oturuyor... Genelkurmay Başkanlığı'nda kapsamlı bir rapor ve harekat planı hazırlanır. Terör örgütü PKK'nın Mahmur'da nasıl yapılandığı ve barındığından orayı hastane gibi kullandığına kadar tüm ayrıntılara dikkat çekilir.
 Ayrıca bu şer kampının BM elemanlarının gözetiminde faaliyet gösterdiği ve kampın giriş çıkışında iki ayrı BM nizamiyesinin bulunduğu da belgelerle Hükümetin önüne konulur. Ve; "burada terör örgütü PKK doğuruyor. Burası terör örgütünün kuluçka makinesi gibi işlev görüyor" denir. Zaman kaybetmeden BM'ye de başvurarak buranın ortadan kaldırılması gerektiği belirtilir ve AKP iktidarından operasyon izni yazılı olarak istenir. Bu görüşlerin bir örneği İçişleri Bakanlığı'na da gönderilir. "Çözüm süreç"ci Hükümet ne yapar, ne cevap verir?.. TSK'ya Mahmur operasyonu izni vermez. Fakat, bu izni Genelkurmay yazılı olarak istemesine rağmen AKP iktidarı ret cevabını şifahi, olarak verir. Yurt içinde, PKK ile mücadele eden askeri kışlalarına kapattığı,  teröristlere kurşun sıkan subayını terörist diye içeri attığı, kadın satıcısı, casus diye hapishanelerde süründürdüğü o dönemlerde, Mehmetçiğin Mahmur'u yerle bir etmesine engel olur. Kaderin cilvesine bak!.. R. Erdoğan önceki akşam havuz medyası ortak yayınında "ilk defa söylüyorum Mahmur'u vururuz" derken, Genelkurmay'ın harekat istek raporlarında kullandığı, "Mahmur bir kuluçka yuvası" sözlerini kendi tanımlaması gibi kullanıyor.
***
Aynı, "Menbiç mutabakatı"nda yapılan algı operasyonunda olduğu gibi önceki gün AA tarafından bir haber servis edildi; "Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nca Yunanistan'ın olası provokasyonunu önlemek için Ege Denizi'nde firkateyn ve iki hücumbot, 7 gün 24 saat görev yaparken, Su Altı Taarruz (SAT) timlerine de çıkabilecek görevler için 'hazır ol' emri verildi." Konunun gerçek uzmanı Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım'ın değerlendirmelerine geçmeden önce -alakalı- önemli bir haberi de vereceğim. Ümit Yalım, karasularımızda korsanlık faaliyetlerini sürdüren ve 2014 yılında Yunanistan'ın öldürdüğü 2 Türk kaptanı için AKP Hükümetinin hiçbir girişimde bulunmaması üzerine harekete geçti. Yalım, Yunanistan'ın korsanlık suçunu Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne taşıdı. Ümit Yalım, 6 Haziran'da Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı'na başvurarak vatandaşlarımızın ölümüne sebep olan Yunan Sahil Güvenlik askerlerinin yargılanması ve dönemin Yunan Başbakanı Antonis Samaras ile Denizcilik ve Adalar Politikası Bakanı hakkında soruşturma açılmasını talep etti.

Ses var görüntü yok
Ümit Yalım, "Anadolu Ajansı'nın haberi ile Erdoğan ve AKP Hükümeti'nin uygulamaları birbirini tutmuyor" dedi. Başladı sıralamaya;
" Yunan Savunma Bakanı Kammenos, Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Stefanis ile birlikte 8 Nisan Pazar günü, hiçbir engelle karşılaşmadan İzmir Koyun Adası ve Aydın Bulamaç Adası'na geldi. Kammenos'u taşıyan Yunan askeri helikopteri Türk hava sahasını 6 mil ihlal etti.
İzmir Koyun Adası'nda Yunan bayrağı altında işgalci Yunan askerleri ile birlikte egemenlik ve bayrak gösterisi yaparak Türkiye'ye meydan okuyan Kammenos'a hiçbir tepki verilmedi.
Kammenos ve Korgeneral Stefanis, Aydın Bulamaç Adası'nda da egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı. Üzerinde uçaksavar silahları ve sis havanları bulunan zırhlı araçlar ve araca monteli tanksavar silahları ile poz veren Kammenos ve Stefanis açık bir şekilde Türkiye'ye meydan okudu..
 Yunanistan, İsrail ile birlikte, Taşoz Adası Türk karasularında her gün 3823 varil petrolümüzü çalıyor. Erdoğan ve AKP Hükümeti petrolümüzün çalınmasına da seyirci kalıyor. 1987'de dönemin Başbakanı Özal, Donanmayı Taşoz Adası bölgesine göndererek Yunanistan'ın petrol arama faaliyetlerini engellemişti. Başkomutan olduğunu iddia eden Erdoğan, Donanmayı ve SAT Komandolarını Taşoz Adası bölgesine göndererek, Yunanistan ve İsral'in petrolümüzü çalmasını durduracak mı?

Yunan Parlamentosu, Avrupa Birliği çapında yürütülen NATURA 2000 Çevre Koruma Projesi kapsamında 4519 Sayılı Kanunu kabul etti. Yunan Parlamentosu'nda kabul edilen kanun ile Kardak Kayalıkları başta olmak üzere Zürafa Adası, Hurşit Adası, Eşek ve Bulamaç Adası gibi Türkiye'ye ait birçok ada, adacık ve kayalıklar üzerine kuş gözlem evleri ve doğal hayatın takibine ilişkin tesisler kurmaya hazırlanıyor. Başkomutan olduğunu iddia eden Erdoğan, Yunanistan'ın Türkiye'ye ait adalara ve kayalıklara kuş gözlem evleri ve doğal hayatın takibine ilişkin tesisler kurmasına engel olmak için donanmaya ve SAT Komandolarına görev verecek mi?
Türk tekne kaptanı Mustafa Ateş, 14 Nisan 2014'de Keçi Adası ile Bodrum sahilleri arasında Türk karasularında seyir halinde iken Yunan Sahil Güvenlik botundan açılan uçaksavar makinalı tüfek ateşi ile öldürüldü. Göçmen kaçakçılığı yaptığı iddia edilen Mustafa Ateş'in teknesinde göçmen bulunamadı.

 Bodrum Turgutreis Çatalada yakınlarında balık avlayan vatandaşlarımızın teknesine, 28 Mayıs 2014'de Yunan Sahil Güvenlik botundan uçaksavar makinalı tüfeği ile ateş açıldı. Teknedeki dört vatandaşımız İstanköy Adası'na zorla götürülerek tutuklandı. İki hafta sonra 3 vatandaşımız serbest bırakıldı ancak tekne kaptanı Kaan Camuzoğlu, Pire Koridalos Cezaevi'ne gönderildi. Cezaevinde tam 13 ay mahkemeye çıkarılmadan bekletilen Camuzoğlu, ölmek üzereyken mahkemeye çıkarılarak tahliye edildi. Camuzoğlu, Türkiye'ye döndükten sonra İzmir'deki hastanede hayatını kaybetti.
Tayyip Erdoğan, Ege Denizi'nde işgal edilen adalarımızın gündeme gelmesini önlemek için Yunanistan'ın Türk karasularında korsanlık yapmasına ve Türk kaptanları Ateş ve Camuzoğlu'nun ölümlerine sessiz kaldı.

Ege Denizi'ne gönderilen firkateyn ve hücumbotlar Ateş ve Camuzoğlu'nu geri getirecek mi?"

Kaynak Yeniçağ: Ahmet Takan

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Esenlikler. Bilenler bilir bu site uzunca zamandır
bir şekilde ayakta durmaya ve bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Daha önce de kapandı bir süre, iki defa hacklendi. Dostumuz pek az fakat düşmanımız bayağı fazla bu mecrada. Bazen siteye yılda bir içerik girildiği halde günlük ziyaretçi sayısı ortalama 500-750 arasında değişiyor. Demek ki faydalı veya gerçekten okunmaya değer bir şeyler var ki sağda solda hiç reklamı yapılmadığı halde insanlar sırf arama motorlarıyla siteye geliyorlar. Bu sebeple siteyi komple kapatmadım ve ücretsiz blog olan Blogspot'a taşıdım. çünkü maddi olarak bu yükü kaldıramadım artık. "Yılda 250-300 lira nedir ki kardeşim? 20 paket sigara parası." diyenler elbette olacaktır fakat bazen domain+hosting yenileme tarihleri öyle bir döneminize denk geliyor ki, bunu ancak meteliğe kurşun atanlar bilir. Ben de öyle bir döneme girdim ve yenileyemedim.
Sitenin içeriğini hazmedemeyen, içine sindiremeyen çeşit çeşit insanlar türlü iftiralar hakaret ve küfürler ediyorlardı. Hatta bazıları aynı anda hem MİT ajanı hem de MOSSAD ajanı olduğumu iddia ediyordu. Düşünsenize koskoca MİT, siteyi yenilememiş hiçbir ciddiyeti olmayan bir blog hesabına devretmiş her şeyi.
Hiçbirisi değilim. Kendi halinde vatanı ve milleti adına umutları, endişeleri olan bir Türk evladıyım. Hayır mezhepçilik yapmıyorum. Sol, sosyalist, komünist, kürtçü propapandaya maruz kalan, kanı canı Türk soydaşlarımıza bir çıkar yol, bir ışık göstermeye çalışıyorum.
Yıllar içinde her insan gibi bazı fikirlerimde değişme oldu, bazılarında yumuşama oldu. Bu nedenle burada daha önce yazdığım ve arşivde kalan bazı şeyleri artık savunmuyor da olabilirim. neyin doğru neyin yanlış olduğunu herkes ayırt edebilir. Hatalar yapmış olabiriz, dilimizin kemiği olmadığı için bazı şeyleri çok sert söylemiş olabiliriz.
Uzatmayayım, anlayışınız için şimdiden teşekkür ederim. Çalışmayan bağlantılar olabilir. Vakit buldukça düzeltmeye çalışacağım.

5 Mayıs 2018 Cumartesi

Türkiye'de artık sağ-sol gibi kavramlar tarih oldu diyebiliriz. Birkaç ideolojik parti ve grup ısrarla davam ettirmeye çalışıyor ancak onların da yapabildiği en fazla şey dergi çıkarmak ve yılda bir de olsa kiralarını ödemek için gece düzenlemek. Bunların dışında ideoloji, siyasi görüş gibi şeyler yavaş yavaş terk ediliyor. Ülke, Tayyip Erdoğan'ın yanındakiler ve karşısındakiler olmak üzere ikiye ayrıldı resmen.
Örneğin MHP, siyasi görüş olarak AKP ile tamamen zıttır. Mevcut genel başkanının yakın zamana kadar AKP ve Tayyip Erdoğan için kullandığı ifadeler cinayet çıkartır, iyi hal indirimi sağlar, ağır tahrik unsuru sayılır. Tayyip Erdoğan'ın MHP ve ülkücüler için kurduğu cümleler ise doğrudan beraat sebebi olur. Arama motoruna yazdığınız zaman yüzlerce video görürsünüz, bazılarını izlerken yüzünüz kızarır. Son tahlilde ise Devlet Bahçeli, "Tayyip Erdoğan'ı vatana ihanetten yargılamazsam namussuzum." diye yemin etmişti. Bu sözünü yuttu mu yoksa tutacak mı bilemeyiz ancak MHP şu anda mevcut durumu itibariyle muhalefete muhalefet eden ve AKP'lilerden daha çok Akp'li olan bir parti haline geldi.
Bunun karşı cephesinde ise MHP'den kopan ve Meral Akşener öncülüğünde kurulan İYİ Parti var. Aynaya bakmayı unutan bir kesimin sürekli olarak "Fetöcü" ithamıyla yaftalanıyor. Ancak parti içinde Fetö tarafından kumpasla hapse atılan, hayatı karartılan askerler var. Suçunu bastırmanın en iyi yolu, kendi suçunla başkasını suçlamaktır mantığı üzerine kurulan ve toplumda pek de karşılığı olmayan bir kara propaganda olsa gerek. Yasam, yürütme, ve yargıyı tamemen elinde bulunduran iktidarın elinde bir belge, bilgi, delil olmuş olsaydı muhtemelen Meral Akşener'i çoktan hapse attırırdı.
Bunun yanıda bir de hepimizin bildiği CHP var. Başında siyasete sonradan dahil olan ve 7 seçim kaybetmesine rağmen koltuğunu bırakmamakta ısrar ede bir genel başkanı var. Bir adım ne ileri, ne geri gidecek olan CHP. Ağzıyla kuş da tutsa, ülkedeki partizanlık, eğitimsizlik, vaatler ve seçim rüşvetleri yüzünden her zaman muhalefette kalacak olan CHP.
Bir de son düzlükte öne geçen at gibi sessizce gelen ve son günlerde birden sesi çıkmaya başlayan Saadet Partisi var. Akp ile aynı tabandan beslenen, genel başkanını Akp'ye kaptıran ama yine de kendi görüşlerini savunmaya devam eden Saadet Partisi
Demokrat Parti de var ama o daha küçük bir grup. O da Saadet Partisi gibi genel başkanını Akp'ye kaptırmış bir parti.
Takdir etmek lazım Akp'nin adam transfer etmesi ve bu yolla kendisine muhalif olacak başka grupları çatısı altına alması, eritip yok etmesi başarılı bir taktik.
Şimdi AKP ve MHP bir cephede, CHP-İYİ Parti ve Saadet diğer cephede duruyor.
İdeolojik açıdan bakarsanız yanyana gelmeleri muhtemel olmayan, temelde birbirinin zıddı olan partiler bunlar.
Kiminin derdi koltuk, kiminin derdi dokunulmazlık kalkanıi kiminin derdi ekonomik sebepler ve arada az da olsa derdi vatan olanlar.

16 Nisan 2018 Pazartesi

Ak trollerin sosyal medyada, kendi televizyon ve internet sitelerinde sürekli dile getirdiği bir şey var : Fetöcü Meral!
Buna delil olarak da beş yıl önce Fethullahçı biriyle Twitter'da yazıştığı mention. Bunun dışında "Yurtta sulh dünyada sulh" ve "ben başbakan olacağım" demesi.
Sırf bunlardan Fethullahçı ilan ediliyorsa bir insan, ülkenin yarısından fazlası Fethullahçı sayılmalı. Ki bunların çoğu zaten Fethullahçıydı, hâlâ da öyleler.
Peki farz edelim Meral Akşener Fetöcü, o zaman savcılar harekete geçsin gözaltı, yakalama, tutuklama kararı versinler. Milletvekili değil, dokunulmazlığı yok. Tutuklanması için in öyle sağlam delillere de ihtiyaç yok. Yasama, yürütme, yargı zaten Akp'nin elinde. İstediğini alıyor, istediğini salıyor. Hukuk sistemi bağımsız olmayı bırakalı çok oldu. Bunun en net örneğini geçtiğimiz aylarda serbest bırakılan Deniz Yücel.
Almanya'nın önemli gazetelerinden Die Welt'in Türkiye temsilciliğini yapan Deniz Yücel, bir yıldır tutukluydu. Alman başbakanı da dahil olmak üzere birkaç üst perdeden serbest bırakılması çağrısı yapıldı. Hemen ardından da serbest bırakıldı. Örneğin sosyal medyada Tayyip Erdoğan hakkında olumsuz bir şey söylense, küfür hakaret edilse, akşam olmadan polis kapınızı çalıyor. Ama aynı sosyal medyada, hatta televizyonlarda, mecliste bile ülkenin kurucu Başbuğu Mustafa Kemal Atatürk'e hakaretler ediliyor sürekli. Buna karşı bir yaptırım da göremiyoruz.

Akp'nin Meral Akşener ve cephesine sürekli saldırması ve Fetöcü yaftası yapıştırmasının arkasında siyasi hesaplar var. Çünkü kendilerine muhalefet edecek bir parti doğuyor.  Mhp artık Akp'nin bir şubesi gibi çalışıyor. Muhalefette olmasına rağmen Akp'yi ve Akp'nin politikalarını Akp'den daha çık savunuyor. Chp ise yıllardır üzerine atılan birçok şeyden dolayı cılız bir muhalefet yapıyor. Yapsa da bunun toplumda pek karşılığı olmuyor.
Diğer partiler ise tabanları oranında ses çıkarıp duyurabiliyor.
Kabul edelim veya etmeyelim bir sonraki seçimlerde MHP barajı geçemeyecek büyük ihtimalle. Bahçeli'nin partide tek adam olması, kendisine karşı aday olan veya ses çıkaran herkesi partiden ihraç etmesi, "seni vatana ihanetten yüce divanda yargılamazsam namussuzum" dediği Tayyip Erdoğan'a sonsuz destek vermesi tabanda karşılık bulamadı. MHP'nin birçok önemli figürü İyi Parti'ye geçti.
Erdoğan ise Bahçeli ile ittifak yaparak karşısında çoğalan ve toplum tarafından da kabul edilen bu yeni siyasi yelpazeyi bir şekilde saf dışı bırakmaya girişti.
Bundan birkaç yıl öncesine kadar Akp ve Gülen cemaati ayrı değil birdi. Fetö'yü yıllarca besleyen, önünü açan, içeride ve dışarıda her türlü desteği sağlayan Akp'ydi. Hatta Tayyip Erdoğan "bitsin bu sıla hasreti" diyordu.



Fethullah Gülen ise 2010 referandumu için "mezardaki ölüleri bile kaldırın, evet oyu kullansınlar" diyordu.
Eğer ortada bir Fethullahçı varsa bu Akp kadrolalarının tamamıdır. Yıllarca arka çıkıp devleti ele geçirmelerine göz yumup sonra da "kandırıldık" deyince oluyorsa eğer herkes der. 
Bana göre hayatının herhangi bir dönemde bile bu terör örgütüne sempati duymuş, sohbetine, etkinliğine katılmış kim varsa kulağından tutulup hesap sorulmalıdır. Bunu yapacak olan da üç yıl öncesine kadar Fetö'yle kol kola gezen Akp değil bağımsız yargı olmalıdır. Bunca delile, kanıta, ifadeye, gazete televizyon haberine rağmen Fetöcü olduğu iddiasıyla gözaltına alınan bir Akpli bakan, milletvekili gördünüz mü? 
Meral Akşener Fetöcüyse eğer onu da tutup atsınlar hapse, hesap sorsunlar. Ellerinde delil varsa versinler savcılığa gereği yapılsın. İşi mahkemeye bırakmak yerine neden çamur at izi kalsın mantığı yürütülüyor? Çünkü amaç toplum nazarında kötülemek. Meral Akşener'e karşı bir sempatim yok, bunu da ifade edeyim. Fakat iyi parti içerisinde Yusuf Halaçoğlu, Ümit Özdağ gibi akademik geçmişine saygı duyduğum, Ali Türkşen gibi kahramanlara hayranlık duyduğum kişiler de var. Yapılacaksa siyasetin de ahlaklısı yapılsın.